28 Temmuz 2018 Cumartesi

balad for mama




yıl 98 sanırım. bu şarkıyı ilk dinleyişimde Bomonti'de bir evin arka odasında ilk senaryomu yazıyordum ve annemin iyiye gitmediğini fark etmiş, onun için ilk kez ağlamıştım. 23 yaşındaydım ve beklenmedik bir anda gelen, hatta beni şaşırtan gözyaşları, belki biraz da onunla birlikte hayatın aydınlık, hafif bir döneminin sona ermekte olduğunun idrakıydı. 
Şarkıya bağlı filmde çalışmıştım. "her şey çok güzel olacak" annem ve babam sete ziyarete gelmiş hatta sinemada çok az rastlanır şekilde kayıt sırasında çerçevenin içinde kalmışlardı. Bir dahaki izleyişinizde Altan ve Nuri benzinlikten ayrılırken arkada gülümseyerek kameraya bakan iki kişiye dikkat edin 
"her şey çok güzel olacak "benim hala umudum var" O günlerde birbirimize en çok söylediğimiz yalanlardı bunlar. bizi bekleyen sert ve şaşmaz gerçeği ötelemenin, görmezden gelmenin, yokmuş gibi davranmanın nafile bir yoluydu. 
Şimdi bu şarkıyı ilk kez dinlememin üzerinden neredeyse 20 yıl geçmiş. o güzel kadının ölümle bir türlü yan yana getiremediğim, gülümseyen, hayat dolu resmi hafızamdan gittikçe silinirken sızısı, özlemi, bir bağımlılık gibi; sadece çocukla anne arasında olduğuna inandığım, doğumdan önce kurulan o güçlü sevgi bağı, varoluşsal aşk içimde dipdiri.
kemal varol'un şiiri geliyor aklıma. "acı geçiyor, acı elbette geçiyor, acı çekmiş olmak geçmiyor" 
ve ta o zaman doğru tahmin etmişim: onsuz tüm mutluluk resimleri eksik kalıyor.

8 Nisan 2018 Pazar

Karşınızda Martıların Efendisi kamera arkası belgeseli.

1. Şu an bu kadar çikin ve şişman değilim 
2. İzlerken şaşıracaksınız: Ne kadar çok ve güzel insan kozmik bir çekimle bir araya gelmiş. Bu başta Ada'nın, sonra Mehmet Günsur'un ama biraz da Mef'in; Bize çok eski zamanlarda kalmış, ama içimizde bir yerde hala korumaya çalıştığımız bir saflığı, iyiliği hatırlatmasının, hatta bize oradan seslenmesinin etkisi biraz da.
3. Akşam bu belgeseli izlerken tekrar ve güçlü bir şekilde hissettim: Sektörel olarak zor zamanlardan geçiyoruz ama bu mesleği iyi ki seçmişim.insanlara hikaye anlatarak yaşayıp ölmeyi başarmak istiyorum.

Orhan Önder Yaycıoğlu'na çok teşekkürler, iyi seyirler.


https://youtu.be/5IOQ31oI4TE

8 Ocak 2018 Pazartesi

martıların efendisi'nin hikayesi ve bizi biz yapan amansız sevda :)



Martıların efendisi fikri ilk aklıma geldiğinde yıl 2002’ydi sanıyorum. Hatırlamadığım bir sebepten – bana o dönem uzak bir ülke gibi görünen- Kadıköy’e gitmiş ve kalbimin attığı yere, Taksim’e dönüyordum vapurla. Haydarpaşa’nın önünden geçerken, üzerinde ip gibi kuşların dizildiği, aşıkların, devrimcilerin, sarhoşların yazılama yaptığı o eski, bağlantısız, yalnız  dalgakıran’da yaşayan bir adamı hayal ettim. Martılarla konuşuyordu ve İstanbul’u kurtaracağını düşünüyordu.


 Çok sevgili kardeşim Sinan Seyfettinoğlu’nun 2000’li yılların başında yaşadığı ve sonrasında ustalıkla kaleme aldığı bir kaç günlük psikotik atak deneyimi harmanlandı bu fikirle ve Tahsin Yücel’in “Peygamberin son beş günü” romanı, Don Kişot’un trajikokmik hikayesi, Fisher King, Birdy, Guguk Kuşu, bizi etkileyen, şekillendiren o büyük, görkemli sinema.

Bir kaç sene sonra yazmaya fırsat bulabildim sanıyorum. O dönem bir miktar fenomen olan ve sonra çokça benzeri yapılan “aşk oyunu” dizisini yazıyorduk rüya işçileri olarak.
Fırsat buldukça Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesine gittim, okuyorsa soyadını hatırlamadığım için affetsin, doktor Osman bey çok yardımcı oldu, sağ olsun. Bir şizofren nasıl konuşur, bunu uzun uzun yazarak test ettim ve o tutuk, tutarsız, imgelem dolu, hayal gücü yüksek konuşma biçimini  hayata geçirmeye çalıştım.  Bir miktar başarabildiğimi görünce harekete geçtim. Öyküyü sektöre o dönem yeni giren güleryüzlü, sakin, çalışkan Zehra’nın asistanlığıyla geliştirdim,  bulduğum ilk fırsatta Antakya’ya gittim ve Sinan’ların “Saklı Ev”inin misafirhanesinde yazdım diyalogları. Antakya’nın gizemli kapılarından içeri girince hayatın daha yavaş işlediği, oldukça otantik bir düzleme geçtiğinizi fark edersiniz hemen, yazmak kolaylaşır.

Yazın kendimiz çekebilelim diye yazmıştım Martıların Efendisi’ni, dar alanda geçmesine dikkat etmiştim. İzleyenler de görecektir, ilk 60 dakika nerdeyse aynı yerde geçiyor. 2005 yılıydı sanıyorum, okuyanlar senaryoyu döneme göre çok ayrıksı, bir yanıyla da heyecan verici bulmuştu. Fakat türlü sebeplerden –ki o türlü sebepler bu ülkede sanatın ve sanatçının bitmeyen trajedisidir- hayata geçiremedik, ama yıllar bunu yapamadık diye yavaşlamadı ve durmadı elbette, acımasızca akmaya devam etti. Tik tak, tik tak, ben bir noktada bıraktım Martıların Efendisi’ni, başka heyecanlara yürüdüm, bütçesiz başka bir film çektim mesela,  sonra 2013 yılında eşimin dürtmesiyle kültür bakanlığına gönderdim ve çat diye 350 bin lira destek çıktı. Martıların Efendisi tam bu noktada hayatımıza daha güçlü bir biçimde geri dönmüş oldu.

Yapımcı arama sürecimde yeni babasıyla tanıştı proje. Yönetmen Mehmet Ada Öztekin bir yapımcı aracılığıyla okumuş ve çok beğenmiş, ben kendim çekmek istediğim için bir iletişim kurma gereği duymamıştı. Projeye bakanlıktan destek çıkınca, yani artık bir bütçemiz olduğunu “zannettiğimizden”, baştan yazdım Martıların Efendisi’ni ve o trajik akışı gezinin de etkisiyle bir kurtuluş hikayesine dönüştürmeye çalıştım. Arada geçen yıllardaki senaristliğimin gelişimini de insanlara göstermek istediğim için belki, daha hızlı akan ve iç içe geçen öykülerin olduğu bir yapı kurdum. Yeni martıların efendisi eskisinden tamamen farklı oldu ve bu durumu ortak arkadaşımız Toygar Işıklı’nın fark etmesiyle, yine yanılmıyorsam 2014 yılında biraraya geldik ve el sıkıştık bu kibar, entellektüel, sektörde eşine az rastlanır adamla. O eski senaryoyu çekmek istedi, ondaki masalsılığı, kahramanın “deli” olmasından “normal”lerin faydalanması sürecini ve sonrasındaki trajediyi, kahramanın geçmişiyle ilgili sürprizi,  finaldeki gerçeküstü detayı, ayrıca filmin temelinde idealizmi, idealizmin çöküşünün anlatılmasını seviyordu. Aslına bakarsanız böyle bakınca ben de seviyordum.



Bu işin bugünkü sinemada çok büyük bir risk olduğunu o da ben de, oynamayı kabul eden Mehmet Günsür ve yapımcı sevgili Erol Avcı abimiz de, mesleği en az 20 senedir yapan insanlar olarak gayet iyi biliyorduk tabii ki - söz gelimi baş rolünde bir akıl hastasının olduğu işi Abd tecimsel sinemasında 10 senede bir yaparlar, Rain Man’i biliriz, Fisher King’i biliriz, Beautiful Mind’ı biliriz. Onu da bizimki gibi lak diye koymazlar seyircinin önüne, bir “akıllı”nın gözünden girerler hikayeye, yavaş yavaş alıştırırlar, falan filan- ama yapım sürecinde set deyimiyle “oyuncusundan çaycısına kadar” o kadar sevgiyle donandı ki iş, ve o kadar çok “celebrity” denebilecek oyuncu eklemlendi ki, “acaba bir sürpriz yapar mı?” diye de düşünmeye başlamadık değil.

Filmin bir festival filmi gibi, “gişeye bile sokmayabiliriz, bunu kendimiz için yapıyoruz”dan başlayıp, bayağı bayağı sokaklarda billboardlarda reklamı yapılan “büyük bir iş”e dönüşmeye başlaması süreci böyle gelişti. Gişesi oldukça mütevazi bir yerde kalacak evet, ama sanki bir şeyleri tartıştırdı.  Bir kere, çok önce kaybettiğimiz ve mutlaka geri dönmesi gereken, komedi de olmayan ama “sanat” da kokmayan(sanat sineması bu tür için doğru bir tanım değil bence, kültür bakanlığı sineması demek daha doğru), dramasını gerçeklerden beslenerek kuran eski, ticari bir sinemayı hatırlattı. Eşkıya’lar, Vizontele’ler, Ağır Roman’lar gibi. Özlemekte olduğumuz bir sinemayı.

Mehmet Ada bir kaç ay sonra “Kaybedenler kulübü-Yolda” ile bu sinemayı daha güçlü bir şekilde tekrar hatırlatacak ve belki uzun zamandır neyden mahrum kaldığımızı tartışmaya başlayabileceğiz. Çok mu iyimserim? Öyle bir sorunum oldu hep, mümkün.

 Sonra en azından bana, Ada’ya ve Mehmet’e, hayatımızda duyduğumuz övgünün toplamı kadar övgü gelmiştir şu bir kaç haftada diye düşünüyorum. (Belki Mehmet’i ayırabilirim J) Bu işi yapmış olmaktan hayatımız boyunca gurur duyacağız, çok erken olmasına rağmen hissediyorum. Çalıştığımız onca iş içinde, ayrı, özel bir yerde duracak, buna şüphe yok. Okey masasının kenarında oturan Şenol gibi sıradan hayatlarımıza döndükten sonra arada bir, bir  martı göreceğiz ve gülümseyeceğiz.

Ve Ada’nın, Mehmet Günsür’ün, Erol abinin kişisel kredilerini böylesine marjinal bir iş için kullanmalarını çok da kahramanca buluyorum. Onu da belirteyim. Aslanlar gibi denedik en azından. Aslanlar gibinin altını da iki kere çiziyorum.

Türkiye ilk kez zor zamanlardan geçmiyor, bunun 12 eylül’ü, 90’ları vardı, çok insan öldü, işkence gördü, sakat kaldı, ve zor zamanlarda bedeli hep aynı insanlar ödüyor, demokrasiye hep aynı küçük insan topluluğu sahip çıkıyor, diyelim ki 100 bin kişi falan, daha fazla değil. Onlara minik bir selam duruşu böyle kısır bir sinemada nerdeyse mümkünsüz bir şey, beni, bizi çok onurlandırdı açıkçası.


Eleştirmenliğimizin önemli bir kısmı yerlerde sürünüyor onu ayrı bir yazı konusu yapacağım ama Atilla Dorsay’ın, Mehmet Açar’ın(Senaryoyu eleştirdiği halde) İşe ne kadar yapıcı, kibar yaklaştığına bakmalılar. Hataları olan bir kardeşinin başını okşar gibi (Hatta Mehmet Açar’ın videolu eleştirisinde yüz ifadesi de öyle :) ) işte tam da bu eleştirmenlik, bir işi iyi yanı, kötü yanıyla görebilme soğukkanlılığı, adalet duygusu, iyi ki varlar. İyi ki örnek verebileceğimiz birileri hala var.

Yıllar sonra karşımda kanlı canlı görünce martıların efendisini, o karakterleri, sahneleri, hayata bakışı, biraz da gençliğimi görmüş gibi oldum. Ne kadar cesur, ne kadar kendimden eminmişim. Sizin Rüya İşçileri olarak bildiğiniz arkadaşlarımla 97 yılında İstanbul’a geldiğimizde amacımız Türkiye sinemasını değiştirmekti biliyor musunuz? Tatlı  Bir entegrasyondan değil, yıkıcı bir devrimden bahsediyorum.  Gençlik böyle bir şey işte. Böyle de olmalı zaten. Oysa zaman, ehil, soğuk kanlı dönüştürücü, kendi kurallarıyla sakince sızıyor hayatınıza, fark etmiyorsunuz bile. Sonunda 40 yaşını geçince faturaların ödenmesine ve  psikolojinizin bozulmamasına el sıkışıyorsunuz. Don Kişot bu yüzden çok büyük bir karakter işte. Martıların Efendisi –en azından benim için- bu yüzden önemli. Ve yıllar sonra o son sahneyi dev sinema perdesinde izlerken, Kadıköy vapurunda beni heyecanlandıranın tam olarak bu olduğunu anlıyorum. Boyundan büyük  hayaller peşinde koşan insanların, yani belki biraz da kendimizin, mikro epik öykülemesi.

Ama umut, gemilerin ışıklarının tek tek yandığı gün doğumu, içimizde hareket etmeyi bekleyen büyük, paslı tankerler, çocuksu aptal heyecanımız, iyilerin kazanacağına dair beynelmilel inancımız, -ki dünyanın neresinde görsek tanırız gizli ülkenin yerini bilenleri-  Ortaçgil’in şarkısındaki küçük mum, yanmayı sürdürüyor,  ona zaman bile dokunamıyor.

Niyeyse gönül ferahlığıyla şunu söylemek istiyorum sözlerimi bitirirken: bir gün her şey düzelecek arkadaşım, bir gün her şey acayip düzelecek göreceksin. Bunu unutma. Bunu, unutma.



15 Kasım 2016 Salı





94 ya da 95 'te tanımıştım kendisini. Sakin sesiyle "waiting for the miracle"la Katil Doğanlar'ın,  cinayet sirkinin, o büyük filmin kapılarını açıyor, "the future'la da kapatıyordu. Büyülenmiştim. Sonra I'm your man, dance me to the end of love gibi bir sürü şarkısına aslında aşina olduğumuzu fark ettik. Kasetler elden ele dolaşıyordu, gençlik bu fötr şapkalı yaşlı amcayı tanımak istiyordu.  "famous blue raincoat" gençliğimizin derin melankolisine cuk oturmuştu,  "everybody knows"un sözleri yoksul, bohem öğrenci duvarlarını süslüyordu. çişli rock barlarda, alternatif, muhalif mekanlarda "democracy"i dinlerken bu kibar, yaşlı abinin kötümser gelecek tasavvurunun bizimkiyle örtüştüğünü güçlü bir şekilde hissediyorduk.

Hikayenin bizle başlamadığını, Cohen’in 60'lerin 70'ların önemli bir figürü, bir keşiş / savaş karşıtı olduğunu, inzivadan inzivaya koştuğunu zamanla öğrendik, bu cv kafamızda yaratığımız figüre cuk oturdu. 

Kendi adıma onunla ilişkim "I'm your man" belgeseliyle, iki binli yılların ortalarında yeni bir adım aldı. Helal süt emmiş birinin o belgesele çok iyi bir çeviri yaptığını düşünmekteyim. -İzlemeyen varsa, birasını açıp hemen izlemeye başlamasını şiddetle öneririm-  Bu adamın bir şarkıcıdan çok şair, hem de çok çok iyi bir şair olduğunu anlamam buralara denk geliyor. bir çuvallama dönemiydi. Leonard abinin  sakin, bilge, ölümlülüğün farkında  yaşam tespitlerini dinlerken  hayatın altında başka bir anlam katmanı olduğuna, insanın kendini özgürleştirmesinin bir biçimi olarak tekamüle daha bi inandım. büyüme, olgunlaşmaya, hayatın geçiciliği, uçuculuğuna ve bunların bizde "tevekkül" adı verilen  karşılığına. Sanatın önemli bir işlevi kalp atışlarımızı düzene sokarak bir çeşit telkinle bizi ölüme hazırlamaksa Leonard abi bunu en iyi yapanlardan biriydi.

2011’de “thousand kisses deep”in ne kadar güzel bir hayat özetleyici olduğunu şaşırarak gördüğüm zaman, kendisini kalbimin geri dönülmez yerlerine koydum. Karıma ilk onun bu şiiriyle asıldım, biricik öykü kitabıma adını verdim. Yeni albümü daha 1-2 hafta önce masama inmişti. Dinlerken ilk fark ettiğim albümdeki karanlığın Queen’in Fredy’nin öleceğini bilerek kaydettiği “İnnuendo”ya benzerliğiydi. Hatta David Bowie’nin son albümünde, klibinde de aynı duygu var; karanlığın efendisine,  yaklaşan ölüme reverans.

 Daha ilk şarkıda “I’m ready my lord” diyordu. Ve bir kaç hafta sonra o lord sesini duydu. Kelimelerin lordu güle güle, neyse ki bize ömür boyu yetecek külliyat bıraktın. 

Kitaplarının çok iyi çevrilmediğini ve bu yüzden hala ülkemizde yeterince tanınmadığını, kendisini yeterince tanımadığımızı zannetmekteyim. Belki birileri bu konuyu daha derli toplu ele alır, biz de bu eserleri -ustanın bize öbür dünyadan kozmik hediyeler gönderdiği kabulüyle- bağrımıza basarız.

Güle güle Leonard abi. Güle güle hayat filmimizin zaman zaman ortaya çıkıp tavsiyeler veren, sırt sıvazlayan yaşlı, bilge balıkçısı. Chelsea hotel'in karanlık taraftaki izdüşümüne bir taksinin yanaştığını, seni karşılayan Janis'i, Marianne'i görünce utangaç gülümsemenle şapkanı çıkarıp başını öne eğdiğini hayal ediyorum.